İnayet

  • Bölüm:8 Günahlar

    “Halimize bak! Günah değil mi bu çocuklara?” dedi kadın. Başladı duruşmalar, toplandık Tiyatro Salonu’nun önünde ama aradayız şimdi. Günah böyle kullanıldığında ne kadar belirsiz bir kavrama dönüşüyor; faille mağdur iç içe geçmiş. Günahın doğasındandır belki, günahkâr faili olduğu kadar mağdurudur da günahın. Ele geçirilmiştir. Zamanın başlangıcındaki ilk hadiseden beri -elmalı olanı diyorum- fırsat kollayan günah ele geçirmiştir faili. Keyfi tartışılır ama ceza günahkârındır. Çocuklar günah mı işledi? Çocuklara yapılan mı günahtı? Belki de kadının kocaman büzgülü pazen eteğine gömülmüş saklambaç oynayan çocukların, şu korkutucu dünyanın belediye tiyatrosundan bozma adliyesinin bahçesinde babaanneleriyle bir başlarına kalmalarıdır günah. Çocuk yapmak bile günah bana…

    Devamını Oku »
  • Bölüm 7: Diyafram Ayarı

    Gece uyumadım. Uyuyamadım diyemem çünkü denemedim. İhtiyaç duymadım. Olur bazen bende, evde sadece, farkındayım evde olmadığımın. Hatta artık evim bile olmadığının belli belirsiz farkındaysam da bilincime çıkarmamaya gayret ediyorum. Geceyi dosya okuyarak ve Kanada’yı düşünmeye çalışarak sandalyenin tepesinde geçirdim. Terslik çok belirgin. Evde olmayışım değil; okumaya çalışıp başaramamam ve Kanada’yı düşünmem normaldi, tersi oldu. Gayet rahat okudum gece boyu ama gözümün önüne getiremedim Kanada filan. Oysa bir senedir başka bir şey düşündüğüm yok. En son Roza’yla gitmiştik, dört yıl olmuştur. Hatırlamayı sevdiğim yerleri düşünmeye çalıştım. Geyik parkını, sandalye yerine sıraları olan küçük kütüphaneyi, çam dallarındaki karı. Yok hiçbiri. Müzelerle pansiyonun…

    Devamını Oku »
  • Bölüm 6: Mühendisin Kitabı

    İkinci bir defter açtım, sözlük yapıyorum kendime. Ne arıyoruz? Emin değilim. Ne bulunacaksa dille bulunacak sonuçta. Biraz bilinçsizce başladığımı kabul ediyorum, çok yeniyim bu işte henüz. Peter Laugesen’in yavru sinekleri tadındayım: “Yeni doğmuş sinekler bilinçsizdirler. sineklik, püskürteç ve yapışkan kâğıt üzerine bilgileri yoktur. bilmezler bok ve şeker aradıklarını bile.”   Onlar da dilleriyle arar ama gerçek dil, organ olan. Çirkin olabilir, realist bence; seviyorum İskandinav şiirini. Polisiyesini ve soğuğunu da severim. “Yavru” meselesine sürekli takılmaktan hoşnut değilim sadece. Kitap önümde. Yeni bölüm: “Madenlerde Havalandırma Düzeni”. Elle “Aptal Bunlar!” yazmış en üste -ünlemi ben ekledim-. Çok teşekkür ederim. Genç yaşta göçüp…

    Devamını Oku »
  • Bölüm 5: Kapıyı Çalan Anahtar

    Kitabıma dönüyorum. Bu da yeni numaramız: Benim Kitabım! Kitabımız de bari, Bıyık’la Müntehir’e yer açılsın kanepede. İyelik ekleri ağız alışkanlığı yapabiliyor demek ki; hayırlısı olsun. Odaların bulunduğu ikinci kat koridoruna çıkabilmek için bahçeden merdiven girişi koymuşlar. Daha doğrusu beton merdiven binanın dışından yapılmış anladığım kadarıyla. Yağmurlu günlerde aprona getirdikleri tenteli uçak merdivenine benziyor. Tırabzanı ahşap yalnız bunun. Evet, İnayet, gitti o uçak. Tepesi tuğladan örülmüş olsaydı “tonoz” diyebilirdim, o şekilde bombeli; tuğla falan değil tabii, pleksiglas gibi bir malzemeyle kapatmışlar üstünü. Sanat tarihi dersinde tonozu anlatabilmek için kubbeden gidilir niyeyse; “Karenin üstüne en büyük daireyi oturtun bakalım taşırmadan”. Oturttuk, kolaymış.…

    Devamını Oku »
  • Bölüm 4: Ekmekler veya Erkekler

    “ÇAY” yazanda sulandırılmış çay demi var. Tek seferde doldurabiliyorsunuz yani. Gayet pratik, sıcak yalnız biraz. Eksiksiz bir valiz sayımı yaptım, çamaşır yıkamadan bir hafta dayanabilirim gibi görünüyor. Promosyon bilet yandı, ona çare yok. Asla esnek bilet almam. Alamam. Uçaklarla ilişkim seviyeli olmak zorunda, esnetemem. İşin aslı, uçakla tanıştığım yedi yaşımdan bu yana ilk defa programladığım bir uçuştan vazgeçtim. Konu şimdilik kapanmış durmakla birlikte sızı hafiflemiş değil, kalacaktır izi. “Sadece el yazmalarını değil, kitabın tamamını okumaya karar verdim” diyorum. “Çok yavaşlatmaz mı seni?” diye sordu Xebat: “… ders kitabı sonuçta, bir sürü gereksiz konu vardır.” Üçüncü dilim kızarmış ekmeğe tereyağı sürüyor. Küçük…

    Devamını Oku »
  • Bölüm 3 : Don Bacak Ateli

    Kibir bir yana bırakıldığında, bütün bu ölüler ağıt istiyor olabilir. Duygu durumu müziklerimi yokluyorum. Çok var bende. Kargaşa çıkmasın diye hepsini çello formunda hatırlıyorum. Aralarında tek bir kez bile bu enstrümanla çalınmamış olanlar vardır kesin. Olsun. Orijinal çeşitlilikle baş edebilecek durumda değilim. Yok ağıt falan şimdilik. Varsa da çalmıyor. Çellom Carmina Burana’da geziniyor. Git gellidir, yükselirken açılıp düşerken kapanırım genellikle ama takıldı, geçemiyorum ilk kıtayı: O Fortuna, velut Luna, statu variabilis… Sabitleyip girdim binaya. “Ay gibi değişkensin, Ey Talih”in nesi sabitlenecekse artık. Sabit değişken. Talih değil iş sanki benimkisi. O yüzden ağıt gereksiz. Başıma diyorum, iş almış görünüyorum. Oysa kendi…

    Devamını Oku »
  • Bölüm 2: Niye ben?

    Otelin kahvaltı salonu boş. Kurutma makinesi olmadığı için saçlarım hâlâ ıslak sayılır, topladım tepeme; ne sabah ama! Otel dediysem öğretmenevi aslında, solcu olduğumuz için otelde kalamıyormuşuz. Bir haftadır bunları iyice tanımamış olsam; “sabahın yedisinde kim insin kahvaltıya? Herhalde boş olacak…” derdim. Hatta “solculuğun otelde kalmakla ne ilgisi var; odada saç kurutma makinesi bile yok” da derim. Vaktinde kalkmış olsam yani. Bilen biliyordur, solcu diye bir tür yaşıyor gerçekten dünyada. Tarih okuyoruz tamam, öğreniyoruz. Okulda da bir sürü kulüpleri vardı. Sığlık olmasın diye, var benim de solcu arkadaşlarım demek istemiyorum yani. Edebiyatta zaten mevcutlar; hikâyecilerini, şairlerini seviyoruz. Anlıyorum temel meselelerini ancak…

    Devamını Oku »
  • Bölüm 1: Sabah gelen telefon

    Uyandım. Önce beden mi yoksa zihin mi uyanıyor acaba? Rüyasız bir uykuysa zihin galiba. Bazı sabahlar farklıdır. Hayali vücudumuz rüyadaki hareketini aniden sonlandırınca, devam edebilmek için kasılıp kıpırdanan gerçek elimiz veya ayağımız tarafından uyandırılırız. Rüya görmediğimi, dün gecenin sorusunu asılı durduğu yerde bularak uyanmamdan anlıyorum: Kalacak mısın? Karar vermeden uyudum, uyurken de bir karara varamamışım gibi görünüyor. Uykuda karar verilir mi? Olur bende bazen ama sadece evdeyken; evde değilim. Bir hafta önceden alınmış dönüş bileti çantamda. Hayatın olağan akışını -gidiş ve dönüş mesela- indirimli bilet cinsinden elde tutmayı becerebildiğiniz sürece, hayatınızı etkileyecek kararları erteleme hakkını korursunuz. Yani, senin onu ne…

    Devamını Oku »
  • Apokrif Okuyucusu

    “Ama beni iyi dinle çocuğum!” dedi Havva oğlu Şît’e: “Benim ve babanın hikâyesini hem taştan hem de kilden tabletlere yazmalısın. Eğer Râb ırkımızı suyla yargılarsa kil tabletler erir, taş tabletler kalır fakat ateşle yargılanırsak, taş tabletler kırılır kil tabletler ise pişip sertleşerek dayanır…”  Bu esnada, kaydedilerek saklanmaya değer bir hikâyeye duyulan arzuyu iliklerine kadar hisseden İnayet, içinden, “Âmin” dedi. Hukuk ile edebiyatın tarih mahkemesinde imtihanı üzerine süren sohbetin oturaklı havasına uygun, edepli bir tavır takınmaya -şimdilik- gayret göstermiş olmakla beraber sormadan da edemedi: “Pekâlâ; bu davada Dilekçe mi yoksa Roman mı zamana daha iyi direnir diyorsunuz? Zamana yani…” Bugün baktığımız…

    Devamını Oku »
  • Önsöz

    13 Mayıs 2014’de Manisa’nın Soma ilçesi Eynez-Karanlıkdere Linyit  Ocağı’nda üç yüz bir işçinin ölümüne patronları ve devlet tarafından göz yumuldu. Ertesi gün -ve izleyen üç yıl boyunca- oradaydım. Ölenlerle geride kalanların hatırası beni hiç terk etmeyecek. Hem katliam hem de dava tarihsel birer gerçek. Buradaki anlatının bütün teknik ayrıntıları özenle dava dosyasına dayandırılmış olmakla beraber, olayların ve roman kahramanlarının tamamı kurgusaldır. Başka bir deyişle olup biten -eğer kurgu o demekse- farklı koşullar altında böyle gerçekleşmiş veya onu yaşayanlar tarafından bu şekilde kavranmış olabilirdi. Yani zamandaki sonsuz mümkün dünyadan birisi de budur. İnsan insana benzer. Bu dünyanın sakinleri de bizi andırıyor…

    Devamını Oku »